« Önceki | Sonraki »

14/11/2006

Irak ve amerika

 

                               http://www.afsc.org/iraq/movie.htm    linkinin anımsattığı cevap;

              Cumhuriyet'in ilânından sonra istanbul'da bir resepsiyon verilir.
Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve ateşeleri de davet edilir.
Davet güzel bir şekilde devam etmektedir fakat ingiliz ateşesi olan
bütün davet boyunca Mustafa Kemal'e dik dik bakmıştır ve bakmaya
devam etmektedir. Mustafa Kemal ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir.
Yaver Mustafa Kemal'e şöyle der:

- Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum, o da bana
Mustafa Kemal'in Çanakkale'de babasını öldürdüğünü söyledi.
Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:
- git sor bakalım babasının çanakkale'de ne işi varmış?

 

 

 

14/11/2006

elden giden ne ?

 

Hani hep derler ya din elden gidiyor,

Din yerli yerinde ama insan elden gidiyor.

 Dört kitabın dördüne bak, dördünün de fikri bir

Fikir yerli yerinde ama zikir elden gidiyor.

Herkesin davası farklı kimi ekmek derdinde

Kimi ekmeği bulmuş, fırınların peşinde

Kiminin komşusu aç, kimisi tok yatıyor

Fırın yerli yerinde ama komşu elden gidiyor

 

İki tip insan var, biri kötü biri iyi,

Kötülük kolay şey, maksat olmaktır iyi.

İnsanlar zalim olmuş, kimse el uzatmıyor,

Zalim yerli yerinde ama düşen elden gidiyor.

 

Herkesin dilinde aynı şarkı, ille de vatan,

 Vatan bir kara parçası, bayraktır asıl olan.

Şehitler vatanda bayrak için yatıyor,

 Vatan yerli yerinde ama bayrak elden gidiyor.

 

Analar mehmet'i doğurur, mehmet zamanla büyüyor,

 Mendiller sallanıyor, mehmet askere gidiyor.

 Bir kudurmuş köpek mehmedimi vuruyor,

 Dağlar yerli yerinde ama mehmet elden gidiyor.

 

 Sanmayın sözlerimin sonu, burda kalem bitiyor.

 Şiir sürmeye sürer ama, hitap dilden gidiyor.

 Anlayana sivrisinek saz, anlamayan zurna,

Saz yerli yerinde ama zurnalar elden gidiyor.

 

                                                                             Oğuz Hüseyin Özdemir |

 

Kerbolanlı Ahmet

 

Belli bir ideolojik veya politik çerçeveden bakıldığında, zannedilir ki, yıllarca dağlarda yaşayıp direktif aldığında askerle çatışmaya giren terörist bir genç, uzun ve köklü bir eğitimden geçmiş; mensup olduğu örgütün felsefi ve politik ideolojisini özümsemiş; ne adına, hangi amaçla eylemlere katıldığını bilen, yani son derece bilinçli, kararlı bir insandır. Hemen söyleyelim: Eylemlere veya çatışmalara katılan gençlerin yüzde 99’u öyle değildir.

Dağdakilerin veya dağa çıkmaya aday gençlerin profili son derece basittir: Kerbolanlı Ahmet’i ele alalım: Ahmet 22 yaşında dağa çıkmıştır. İlkokul mezunudur. Ahmet’in üç kız, bir erkek kardeşi vardır. Kızlar ilkokulu okumuştur. Babası da kendisi de kızların okumasını istememiştir. Çünkü okula güvenleri yoktur. Dinî eğitim de almış değildir. PKK’ya mensup olmadan önce askerliğini yapmış, memleketi Kerbolan’a dönmüştür. İşsiz güçsüz dolaşmaktadır. Her sabah kalkar kahveye gider, akşama kadar kahvede veya sağda solda oyalanır. Akşam beş parasız eve döner. Hüzünlü bir şekilde babasının sofrasına oturur. Sevdiği veya gözüne kestirdiği bir kız vardır, ama evlenebilmesi hayaldir. Ne başlık veya düğün parası vardır ne de bir evi geçindirecek geliri. Sabah yine kalkar, annesinin verdiği 1 YTL ile kahveye girer. Sadece dört çay içebilmektedir.

Bu arada televizyon seyreder. Türkiye’nin Batı bölgesi, büyük şehirler, sahil şeridi “cennet köşesi” gibidir. Herkes eğleniyor. İçkiler su gibi akıyor. Taş bebek gibi kızlar, çıplak piliçler ekranları süslüyor. Tüketim, haz, zenginlik, sağlık, temizlik, eğlence, güç ve özgürlük. Televizyon ekranlarında başka şey yoktur. Futbolcular ve popçular herkesi çatlatıyor adeta. Yakılan ceketler, kırılan tabaklar, envai türlü yemeklerle tepeleme doldurulan tabaklar. Her şey mükemmel.

Ama Ahmet’in yaşadığı Kerbolan ortaçağ hayatı yaşamaktadır. Ahmet için hiçbir umut yok. Bir tünel ki, içinde sürekli debelenip duruyor, ucunda en ufak bir ışık huzmesi seçilmiyor. Bir gün kahvede birkaç gün önce tanıştığı biri ona yanaşır ve bu lanetli çemberden kurtuluşun tek yolunun dağa çıkmak olduğunu söyler. Aşağı yukarı Ahmet’e söyledikleri şudur: “Kerbolan’da iş yoktur, evlenemezsin, utanç içinde ailene yük olmaya devam edeceksin. Sen ve milyonlarca insan egemen güçlerin umurunda değilsin. Onlar sadece bir kesimin refah ve mutluluğu için çalışıyorlar. Kürtler için tek kurtuluş silahlı mücadeledir. Yörede, bütün mekan isimleri, dağ tepe, nehir, çayır, köy isimleri değiştirildi, Türkçeleştirildi/Türkleştirildi. Aha, al sana 7 bin senedir Hz. Nuh ve çocuklarının gemiden inip ilk durdukları yer olan ‘Haftin’ köyü, ‘Seksenler’ oldu. Uzağa gitmeye gerek yok. ‘Kerbolan’ artık ‘Dargeçit’tir. Ama bir gün her şey değişebilir. Bunun bir bedeli vardır. Ya bu bedeli ödeyeceksin veya bu rezilliğe, sefalete razı olcaksın!”

Ahmet dağa çıkmaya karar verir. Bir gece evden ayrılır ve bir daha ondan haber alınmaz.

Emin olun, Marxist ideoloji nedir, işçi partisi nasıl ortaya çıkmıştır, Stalin kimdir? PKK, Kürt milliyetçiliği, ulus devlet, hayali cemaat ne anlama gelir? Abdullah Öcalan en son hangi doktrini geliştirmiştir? ABD, İsrail, Almanya bu işte ne kadar müdahildir? Kuzey ülkeleri (Danimarka, Norveç, İsveç, Hollanda) niçin dağdakilere aşırı muhabbet gösterirler? Ahmet bunların hiçbirini bilmez.

Kendisi gibi yoksul, masum Yozgatlı Mehmet’i vurur ve bir gün kendisi de öldürülür. Kayıtlara ve medyaya “terörist” olarak geçer. Mehmet’in de Ahmet’in de annelerinin yüreği yanmış, içlerine son nefeslerini verinceye kadar sönmeyecek ateş düşmüştür. Diyeceksiniz ki, bu iş bu kadar basit mi? Evet, konuya bin senedir İslam kardeşliği içinde bir arada yaşayan Yozgatlı (Kayserili veya Trabzonlu) Mehmet ile Kerbolanlı (Diyarbakırlı veya Halfetili) Ahmet açısından baktığınızda bu kadar basittir. Yine bu gözle baktığınızda çözüm de o kadar basittir. Mehmet de Ahmet de bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Son Peygamber (sas)’in ismini taşımaktadırlar. Kardeştirler. Bu kardeşliğin içini (siyasi, maddi ve kültürel adaletle) doldurun, görürsünüz nasıl kucaklaşırlar!..

 

13/11/2006

sabır

 

Bakarsın peş peşe gelir her dert,
Selâmetin sabrı, gözlendiğinde...
Alllah'ın yardımı gelir elbet;
Kulun gücünün bittiği yerde...

13/11/2006

 

Gece namaza durdum

yıldızlar namaza durdu

uzaktakiler ve

 yakındakiler..

sonra

zaman durdu.

 

13/11/2006

eğer ki

 

Eğer ki; aşiretinize, kabilenize, ırkınıza, milliyetinize güvenerek zulüm yapıyorsanız, güçsüzü ezip güçlünün karşısında susuyorsanız, Allah’ın verdiği canı, kan davası uğruna alıyorsanız; İslamı’ın güzel emirlerini, töreler uğruna hiçe sayıyorsanız, adetleri; ayetlerin önüne geçiriyorsanız, aşiret liderlerinizin emrini, Allah’ın emirleriyle değiştiriyorsanız, Müslüman kardeşliği yerine, milliyetçiliği tercih ediyorsanız, ümmetçiliği kaldırıp aşiretçiliği yerleştiriyorsanız, aşiret kanunlarını, dinin kanunlarına tercih ediyorsanız, Allah’a tek tek hesap vereceğiniz günde, sizi hangi aşiret kurtaracak dersiniz .?

 

Eğer, duygularınızı İslama endekslerseniz, hüsrana düşürücü insanlar veya dünyalıklar, sizin duygularınızla oynayamaz,insani özelliklerinizi alıp, sizi birer robot yapamazlar.

Yalnız Allah’a esir olursanız, Gerçek hürriyete kavuşursunuz.

 

13/11/2006

Vermeyince Mabud

 

Ziya Paşa'nın ünlü Terkib-i Bend'inde yine ünlü bir beyti vardır. Halk arasında dil persengine dönüşmüş ve pek çok garibanın şikayetini dile getirmesine medar olmuş bu beyitte Paşa,

 

       Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez

       Baran yerine dürr ü güher yağsa semadan

 

         buyurur. "Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa, bahtı kapalı olanın bahçesine yine de bir damlası düşmez." demektir. Türkçemizde bu beytin mazmununu ifade eden pek çok deyim, darb-ı mesel ve vecize bulmak mümkündür. Muhallebi yerken dişi kırılan nasipsizden ata bindiği halde "ya nasib"i unutan geline, güvendiği dağa kar yağan mareşalden cemaziyelevveli keşfolunan mahzen memuruna kadar pek çok insan bu beyti tekellümde mazurdurlar. Ancak içlerinde bir tanesi, vardır ki şair belki de bu beyti onu derhatır ederek söylemiştir. Önce hikayeyi anlatalım:

         Rivayet olunur ki, Sultan II. Mahmud, tebdil gezdiği bir Ramazan gününde Üsküdar'da mücerred bir kunduracının, boş örse çekiç vurarak her hamlede “Tıkandı da tıkandı” dediğine şahit olmuş. Merak saikiyle içeri girip bunun sebebini sormuş. Adamcık anlatmış:

         - Bir gece rüya gördüm. Çeşmeler vardı. Bazılarından şarıl şarıl sular akıyor, bazılarından sızıyor, bir tanesi de tıp tıp damlıyordu. O sırada bir pîr-i nuranî belirdi. Ona bu çeşmeleri sordum. "- Şu şarıl şarıl akanlar, padişahımızın talihidir. Sızanlar devlet erkanından filanca paşaların ve falanca zenginlerin talihleridir. Şu damlayan da senin talihindir." deyip kayboldu. Yerden bir çöp aldım ve benim talihim olan çeşmeye yaklaştım. Çöple biraz kurcalayıp lüleyi açmaya çalıştım. Ah, ellerim kurusaydı! Filvaki çöp kırıldı ve artık eski damlalar da damlamaz oldu. O günden sonra müşterim kesildi, kazancım bitti. İflas ettim, bu hale geldim. Şimdi de talihimden şikayet ile "tıkandı da tıkandı" zikriyle boş örsü dövüyorum.

         Padişah kendini aşikar etmez ve saraya dönünce adamın söylediklerini tahkike memur gönderir. Meğer adamcağız herkes tarafından "Tıkandı Baba" diye tanınmakta ve nasipsizliğiyle bilinmekteymiş. O kadar ki çeşmeden su doldurmaya gitse kurnayı bir kurbağa tıkar; bir mal almak için pazara uğrasa, ona sıra gelmeden mal bitermiş. Sultan, mübarek Ramazan ayında bu garibi sevindirmek ister ve bir tepsi baklava yapılmasını, her dilimin altına da bir sarı altın konulmasını emreder. Sonra tepsiyi, bir zengin konağından iftarlık geliyormuş gibi gönderir.Nasipsizlik bu ya; Tıkandı Baba, bir tepsi baklavayı bir iftarda yiyip bitirmek yerine satıp parasıyla birkaç günler iftar etmeyi düşünerek tepsiyi pazara çıkarmaz mı?

         Padişah, durumu öğrenip üzülmüşse de niyetine sadakat ile aynı minval üzere ertesi gün nar gibi kızarmış bir hindi dolması yaptırıp yine içini altın ile doldurarak Tıkandı Baba'ya yollar. Baba'dan baklava tepsisini satın alarak parsayı toplayan uyanık müşteri, bu sefer yine kapıya dayanıp Baba'nın aklını çelmenin yollarını aramaktadır. Der ki:

         - Bre Tıkandı Baba! Sen bir garip ademsin. Tek başına bu hindiyi nice yiyeceksin. Gel sen yine bu hindiyi bana sat.Pazarlık tamam olup hindi de kanatlanınca, padişah bu derece safderunluğa aşırı derecelerde öfkelenip derhal Tıkandı'yı saraya çağırtır. Çavuşlar eşliğinde iftar vaktine yakın, karga tulumba sarayın yolunu tutan Tıkandı Baba telaşlanır. "Bir suç işlemiş olmalıyım, ama ne ola ki!" diye kara düşünceler içinde huzura alındığında neredeyse bayılmak üzeredir. Bu hale padişahın yüreği dayanmaz ve öfkesi merhamete döner. Sultan, olup bitenleri anlattığı zaman Tıkandı Baba hayretler içinde hünkarın ayaklarına kapanıp, dualar, şükürler okumaya başlar.

         Padişah ona son bir hak daha tanımayı isteyip doğruca hazine-i hassa odasındaki altın ve mücevher dolu sandıklardan birinin huzura getirilmesini buyurur. Sandık gelir. Sultan Mahmud selamlık dairesinin çini sobasının altını yoklayıp küreği eline alır ve:

         -Tut şu küreği! Sandığa daldır. Ne kadar alırsa hepsini sana bağışladım, der.Tıkandı Baba, makus talihinin böyle bağteten muradına muvafık harekatından fazlasıyla heyecanlanır. Sevinçten titreye titreye küreği sandığa daldırır. Bir müddet iteleyip çalkalar ve itina ile kaldırırsa da kürek ters daldırılmıştır ve sandıktan ancak sap kısmında bir tek kızıl altın ile çıkar. Baba düşüp bayılır. Şair ruhu taşıyan hisli padişah ise seçili bir üslupla o, tarihe geçen sözünü söyler:

 

-         Vermeyince Ma'bud, ne yapsın Mahmud?.

 

         Hikmetinden sual olunmayan yüce Ma'bud, kim bilir hangi kadere binaen o küreği ters çevirmişti. Onca yıllık Tıkandı Baba, acaba Açıldı Baba olsaydı kendisi için daha mı iyi olurdu? Hem kim bilir belki de sonradan Tıkandı Baba, haline şükretmiş ve hayırlısını istemekten dolayı gani gönüllü bir fakir olarak vefat etmiştir. Öyle ya, nasib işi başka şeye benzemez. Hani ne demiş dedelerimiz:

 

       Kısmetinse gelir Hind'den Yemen'den

       Kısmet değil ise ne gelir elden

 

         Kısmet ardında koşmak elbette kişinin borcudur; illa kısmeti talepte ısrarcı davranmak ve bu yüzden ayrık yollara sapmak meşru değildir. Kul için en hayırlı kısmet, yine her şeyin hayırlısını talep etmekten geçer. Velev şair:

 

       Kara bahtım yoz olur

       Taşa bassam iz olur

       Ağustosta suya girsem

       Balta kesmez buz olur

 

                                                   dese dahi.

         Sağlam bir iman ve akıldan nasibini aldıktan sonra, kişioğlu, yürük at misali kendi nasibini kendisi artırır. Sağlam iman, iyi ahlak, huzurlu bir hayat.. hepsi birer nasib işidir ve kıymeti bilinirse mal mülk nasibinden daha evladır. Gerisi kabiliyete bakar. Nitekim,

 

       Kabiliyyet dâd-ı Hak'dır her kula olmaz nasîb

       Sad hezâr terbiyye etsen bî-edeb olmaz edîb

buyurulmuştur ve Allah bizi edebini muhafaza eden kabiliyyet sahiplerinden eylesin. Aksi takdirde kısmetimiz, fani dünyanın fani işleri peşinde ömür tüketmekten başka bir şey değildir. Ve yine buyurulmuştur:

 

       Kısmetindir gezdiren yer yer seni

       Arş'a çıksan âkıbet yer, yer seni

 

 

13/11/2006

Suskunlar Meclisi

 

          Bir zamanlar İran’da bilginler ve şairler, “suskunlar meclisi” adıyla
bir topluluk oluşturmuşlardı. Üye sayısı otuz kişiydi ve bunu
arttırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek, az yazmak ve çok az konuşmaktı.

          O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Camî, bu meclisin aşkındaydı.
Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine
aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi. Kendisini karşılayan
kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde
bulunan suskunlar meclisine gönderdi.
          Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Camî oraya
layık bir bilgindi ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı. Yeni bir
üye için yer yoktu.
          Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla
Camî’ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak
taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük
bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi. Bardak taşmamıştı. Bunu
içeri gönderdi. Meclistekiler bu kibar cevabın manasını anlamışlardı:
Zarif insanların yeri başkaydı.
          Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler. Başkan
listeye Molla Camî’nin adını ekledi. Otuz sayısının önüne bir sıfır
koyarak, 300 yazdı. Bununla Molla Camî sayesinde, meclisin değerinin on misli
arttığını belirtiyordu.Listenin son şekli Molla Camî’ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz
sayısının soluna koydu. Yani 030 yazdı. Alçak gönüllü Molla Camî,
böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin
yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu. Diğer üyeler bunu görünce,
saygı ve hayranlıkları bir kat daha artmış olarak suskunlar meclisinin yeni
üyesini selamladılar

 

 

 

13/11/2006

Aşkın gözü kördür

 

Dünya yaratılmadan önce , iyi ve kötü ruhlar ne yapacaklarını bilemez
vaziyette oturuyorlarmış.Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha
fazla canları sıkkın oturuyorlarken ; saflık ortaya bir fikir atmış : neden
saklambaç oynamıyoruz ? Ve hepsi bu fikri beğenmiş.Çılgınlık bağırmış :
- ben ebe olmak ve saymak istiyorum....ve başka hiç kimse Çılgınlık’ı
arayacak kadar çıldırmadığı için , Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve
saymaya başlamış.O saydıkça iyi huylar ve kötü huylar saklanacak yer aramışlar ;
Şefkat ayın boynuzuna asılmış,İhanet çöp yığınının içine girmiş , Sevgi
bulutların arasına kıvrılmış,Yalan bir taşın altına saklanacağını
söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış.Tutku dünyanın
merkezine gitmiş.Para hırsı bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış.Aşk
kararsız olduğu için nereye saklanacağını da bilmiyormuş.Bu bizi şaşırtmamalı
çünkü hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz. Ve çılgınlık
100’ü saydığı anda, Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış.Ve
Çılgınlık bağırmış “ önüm ,arkam ,sağım, solum sobe , geliyorum! İlk önce
Tembellik’i görmüş çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.Sonra Şefkat’i ayın boynuzunda ,
ihaneti çöplerin , sevgi’yi bulutların arasında ,yalan’ı gölün dibinde
ve tutku’yu dünyanın merkezinde , birer birer bulmuş.sadece biri hariç.
Umutsuzluğa kapılan Çılgınlığın kulağına Haset fısıldamış :” Aşk’ı
bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor.” Çılgınlık çatal
şeklinde bir tahta sopa almış ve güllerin arasına saplamış , taa ki yürek burkan
bir haykırış onu durdurana kadar.Ve haykırıştan sonra , Aşk elleriyle
yüzünü kapatarak ortaya çıkmış.parmaklarıyla kapadığı gözlerinden sicim gibi
kan akıyormuş.Çılgınlık Aşk’ı bulayım derken , heyecandan Aşk’ın gözlerini
kör etmiş.Ne yaptım ben ? ne yaptım ben ? diye bağırmış.Seni kör ettim
.Nasıl onarabilirim ? Aşk cevap vermiş : - “Gözlerimi geri veremezsin ama
benim için bir şey yapmak istiyorsan , benim kılavuzum olabilirsin.”

.... İşte o günden beri , aşk’ın gözü kördür ve çılgınlık’ta her zaman
onun yanındadır...

 

 

13/11/2006

doğu ve batı

 

 

 

 

 

Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı
...
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı


Masal - Sezai Karakoç

 

13/11/2006

İlginç bir araştırma

 

 

Greater Idaho Falls Bilim Fuarı'nda, bir lise öğrencisi, yöre insanlarına
hazırladığı Projeyi imzalamaya davet etti. Delikanlı, "dihydrogen
monokside" adlı maddenin kullanımının tümüyle yasaklanmasını, mümkün olmadığı
taktirde çok sıkı kontrolünü istiyordu. Maddenin zararlarını, duvarlara astığı
afişle  açıklıyordu:
1-Yoğun terlemelere ve kusmalara sebep olabilir.
2- Doğaya büyük zararlar veren asit yağmurlarının ana unsurudur.
3- Gaz haline geçmiş hali, çok ciddi yanıklara sebep olabilir.
4- Kazara solunması-ciğerlere dolması- ölüme yol açar.
5- Erozyona yol açar.
6- Otomobil frenlerinin etkinliğini azaltır.
7- Ölümcül kanser tümörlerinin hepsinin içinde bulunmuştu.

Bir saat içinde tam 50 bilim fuarı meraklısı insan delikanlının kampanya
açtığı standı ziyaret etti: 43 kişi, yasaklama isteğini şiddetle desteklediler. 6 kişi kararsız
kaldı.  Sadece bir kişi yasaklanması istenen "dihydrogenmonokside" in H2O, yani
hayatın can damarı "Su" olduğunu söyledi. Delikanlının bu projesi "Ne kadar kolay aldatılabiliyoruz" yarışmasının  birincisi ilan edildi...!

Delikanlı "Amacım, kolayca saptırılmış, saçma bilimsel cümleciklerle
insanların nasıl yanlış koşullandırılabildiklerini göstermekti" dedi.